Mihrimah Sultan'ın Evliliği ve Mimar Sinan'ın Güneş ile Ay Sırrı

Halka hizmet aşkı ile yanıp tutuşan bu akıllı kadının büyük emellerinden biri de ardında Osmanlı’nın görkemine yakışır kalıcı eserler bırakmaktır. Asil ataları gibi, fâni dünyaya gözlerini yumduktan sonra adının beka bulması emelindeki bu hayırsever kadınının en büyük şansı da devrin baş mimarlık makamında Mimar Sinan gibi dâhinin bulunmasıdır. Ve Mihrimah Sultan, Sinan Usta’yı çağırıp, adını dünya durdukça yaşatıp tarihe nakşedecek iki külliye siparişi verir.

Mihrimah Sultan'ın Evliliği ve Mimar Sinan'ın Güneş ile Ay Sırrı

Tarihler 1522’yi gösterdiğinde, Avrupa keferelerinin atının üzengisini öpmek için sıraya girdikleri Muhteşem Süleyman’ın güzeller güzeli bir kızı dünyaya gelir. Adını da güzelliğine yaraşır bir şekilde Mihr–ü(Güneş) Mâh(Ay) koyarlar. Güneş kadar parlak ve aydınlatıcı, ay kadar da göz alıcı ve esrarlı... Görenlerin bakmaya kıyamadığı, gece ve gündüz her daim sönmeyen bir ışık kaynağı gibidir o...

Aslı “Mihr-ü Mah”, yaygın söyleniş şekliyle “Mihrimah” Sultan, Kanunî Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olma kızıdır. Sarı Selim diye bilinen İkinci Selim’in de kardeşidir. Kanunî’nin hayatta kalan tek kızı olması dolayısıyla babası tarafından çok sevilip değer verilen Mihrimah Sultan, annesinin nezaretinde sarayda iyi bir eğitim görür, adım adım Türk-İslâm kültürünün bütün inceliklerini öğrenir. Bu güzeller güzeli sultan evlenme çağına gelince, kendisine denk bir koca aranır. Saray ve çevresindeki pek çok aday arasından Enderun’dan yetişen ve Padişaha bağlılık ve sadakatiyle tanınan, üstelik de bekâr olan Diyar-ı Bekir Valisi Rüstem Paşa’da (1500-1561) karar kılınır.

Ve Sultan Süleyman’ın bu ismiyle müsemma kızı 1539 Kasım’ında 17 yaşındayken anlı şanlı bir düğünle Rüstem Paşa ile evlendirilir. Düğün töreni, iki küçük erkek kardeşi Bayezid ve Cihangir’in sünnet düğünüyle birlikte At Meydanı’nda (bugünkü Sultanahmet Meydanı) sultanlara yaraşır bir şekilde yapılır. Düğünden sonra rütbesine “damat” titri de eklenen Boşnak devşirmesi Rüstem Paşa, Sadrazamlık payesi ile de onurlandırılır.

KEHLE-İ İKBAL
Doğruluğu şüpheli bir rivayete göre, Rüstem Paşa’nın saraya damat olmasını hazmedemeyen Paşa’nın rakipleri ortaya ciddi bir dedikodu atarlar, “Rüstem Paşa, cüzzam illetine müptelâdır!” deyu... Kanunî, sadakatından emin bulunduğu Paşası ile ilgili bu haberin iftira olabileceğini düşünerek Hassa hekimlerinden birini çağırıp, “Cüzzam illetinin en âşikâr delil ve alâmeti ne ola?” diye sorar. Hekimbaşı, “Hünkârım! Cüzzamın en açık alâmeti, illete müptela kimsede kehlenin bulunmamasıdır, yani cüzzamlıda bite rastlanmaz!” deyince Hassa hekimlerinden Mehmet Halife huzura çağrılıp teftiş ve araştırmaya memur edilerek apansız Diyar-ı Bekir’e gönderilir.

Kısa zamanda Diyarbekir’e ulaşan Mehmet Halife, araştırmalarının sonucunda Rüstem Paşa’nın elbisesinde bite rastlayınca durumu saraya rapor ederek beklenen müjdeyi verir. Böylece Rüstem Paşa için de ikbal yolu çok ilginç bir biçimde açılmış olur. Paşa’nın rakipleri bu hadise sebebiyle kendisine “Kehle-i İkbal” (Bahtı bitle açılan) lâkabını takarlar ve bu hadiseyi: “Alıcak bir kişinin bahtı kavî tali’i yâr Kehlesî dâhi mahallinde anun îşe yarar” beyti ile tarihe kaydederler.

İYİ YETİŞMİŞ BİR SARAYLI
Rüstem Paşa ile olan evliliklerinden Ayşe, Hümaşâh ve Osman adlarında üç çocuğu olan Mihrimah Sultan, saray içinde oldukça nüfuzlu bir kadındır. Hayatı boyunca devlet işlerinde de söz sahibi olan bu dirayetli kadın, babasını Malta’ya sefer düzenlemeye ikna etmek için kendi parasıyla 400 gemi yaptıracağına söz verdiği bile söylenir. Oldukça güzel konuşup, güzel yazan Mihrimah Sultan’ın kaleme aldığı mektuplardan, iç ve dış siyasî gelişmelere vâkıf olduğu anlaşılmaktadır. Annesi Hürrem Sultan gibi Lehistan Kralı İkinci Sigismund’la yazışmalar yaptığı bilinmektedir. Mihrimah, annesi Hürrem’in 1558 yılında ölmesi üzerine, babasına annesinin oynadığı danışmanlık rolünü üstlenir. 1566 yılında babasının dünyaya gözlerini kapamasından sonra da, yerine geçen erkek kardeşi İkinci Selim’e danışmanlık yapmayı sürdürür. Anneleri Hürrem Sultan ölmüş olduğu için Mihrimah Sultan, Sarı Selim için âdeta bir Valide Sultan yerine geçer. Son derece dindar ve hayırsever biri olan Mihrimah Sultan, aynı zamanda oldukça büyük bir servete sahiptir. O kadar ki, kardeşi İkinci Selim’in tahta çıkışında acil ihtiyaçlar için kesesinden bir anda 50 bin altını çıkarmaktan çekinmez.

FENADA BEKA BULMA ARAYIŞLARI
Halka hizmet aşkı ile yanıp tutuşan bu akıllı kadının büyük emellerinden biri de ardında Osmanlı’nın görkemine yakışır kalıcı eserler bırakmaktır. Asil ataları gibi, fâni dünyaya gözlerini yumduktan sonra adının beka bulması emelindeki bu hayırsever kadınının en büyük şansı da devrin baş mimarlık makamında Mimar Sinan gibi dâhinin bulunmasıdır. Ve Mihrimah Sultan, Sinan Usta’yı çağırıp, adını dünya durdukça yaşatıp tarihe nakşedecek iki külliye siparişi verir. Sermimaran-ı Hassa Mimarbaşı Sinan, bu ağır işi üzerine aldığında günlerce düşünür. Düşünür, çünkü öyle bir şey yapmalıdır ki adıyla, yeriyle, mimarisiyle, akustiğiyle, tezyinatıyla hâsılı her şeyi ile orijinal ve bu yüce gönüllü cömert kadının şanına lâyık eserler olsun.

ÜSKÜDAR’IN LEB-İ DERYA MİHRİMAH’I
Sinan, Mihrimah Sultan adına ilk cami ve külliyenin inşaatına 1540’da İstanbul’un Osmanlılar tarafından ilk fethedilen kısmı olan ve Anadolu Türk-İslâm geleneğini temsil eden Üsküdar’da başlar. Üsküdar’da, Sultan tepesinin eteğine hâkim bir set üzerinde bulunan bu cami, eski kaynaklarda (leb-i derya) denizin dudağında kurulmuş olarak gösterilir.

Üsküdar’da “İskele Cami” diye de bilinen bu külliye; medrese, aşhane, hastane, tabhane, hamam ve çarşısı ile Ayasofya’nın çağdaş bir modelini hatırlatır. Çift minareli olan bu cami ve külliye, özellikle şadırvanının zarafeti ile dikkat çeker. Ayrıca Sinan’ın kendine özgü ve daha sonra tekrar etmediği bir plânlama şemasına sahip camilerinden biridir. İç mekâna doğrudan ana kubbe altından girilmesi tasarımın temel özelliklerindendir. 1548’de dualar eşliğinde ibadete açılan bu zarif cami, semte vurulmuş İslâm mühürlerinin en güzellerinden biridir.

EDİRNEKAPI’DAKİ MİHRİMAH
Sinan’ın, Mihrimah Sultan’ın adına tasarladığı ikinci mabet ise, inşaatına 1562 yılında başladığı ve yer olarak Edirnekapı’yı seçtiği camidir. 1565 yılında ibadete açılan tek minareli bu cami, 161 penceresi, ahşap üstüne sedef kakmalı kapısı ile görülmeğe değer bir sanat harikasıdır.

Evliya Çelebi’nin “sair selatin camilerinin kasrı makamındadır” dediği Edirnekapı külliyesi, Koca Sinan’ın sanatı içinde özel bir yer işgal eder. Prof. Dr. Metin Sözen’in “Mimar Sinan’ın özgün bir denemesi” nitelemesinde bulunduğu bu yapının kompozisyonu Selimiye ile birlikte, hatta belki ondan da fazla Sinan Usta’nın mimarî dehasının ifadesidir. Mimar Doğan Kuban, bu orijinal caminin mimarî özellikleri hakkında şu dikkat çekici değerlendirmede bulunur: “Kare bir taşıyıcı sisteme oturan 20 metre çapında ve yerden 25 metre yüksekten başlayan büyük kubbeyi sadece kasnak üzerinde değil, bütün taşıyıcı kemer sistemiyle birlikte, yapının bütünü içinden yükseltir. Kare üzerine kubbeyi, bütün kemerlerin içini, çok sayıda pencere kullanarak, bir ışıklı perde haline getirerek, hem yapının içinde, hem dışında olağanüstü bir mimarî kafes haline sokar. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan tek kubbeli, baroksu camilerin bir ölçüde başarabildiği ışıklı, tek kubbeli mekan etkisi, Edirnekapı’da, 35 metreye yükselen tek kubbenin altında, onlardan 300 yıl önce, yaratıcı bir biçimsel olgunluk içinde gerçekleşmiştir.

SİNAN’IN GÜNEŞ VE AY SIRRI
Mimar Sinan’ın asıl hesaplama ve estetik dehası, bu iki muhteşem mabedin yer seçiminde yatmaktadır. Sırrına kimsenin akıl erdiremediği Sinan Usta, külliyelerin inşa edilecek yerlerini uzun süre düşünerek seçer. Ve seçtiği bu mekânlar ile Mimar Koca Sinan, âdeta Mihr-ü Mâh ismini göklere nakşeder. Üsküdar sahilindeki Mihriman Camii ile Edirnekapı’daki tepeden şehri seyreden Mihrimah Camii ve Külliyesi arasında düz bir çizgi çekilse, biri diğerinin tam doğusunda, öteki de bunun tam batısında olarak görülür. Elbette tahmin edilebilir ki, İstanbul’un bugünkü gibi beton kuleler ile istila edilmediği caminin yapıldığı o tarihlerde birinin minaresinden diğerini seyretmek mümkün olmuştur.

Anadolu yakasındaki caminin 1548’de; Avrupa yakasındakinin de 1565’de bitirildiği göz önüne alınırsa, Kanunî’nin bu biricik kızının ilk camisi, şehrin doğu cephesinde bir Mihr (güneş); ikincisi de onun tam batısında bir Mah (ay) olarak düşünülüp hayata geçirilmiştir. Böylece Mihr ü Mah, İslâmbol’u bir uçtan diğerine kuşatmış, kollarının arasına almış olacaktır. Dünya üzerinde eşi benzeri görülmemiş bu sihirli simetriyi daha iyi anlayabilmek için, Nisan günlerinin birinde Üsküdar’daki Mihrimah Camii ile Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yere çıktığınızda karşılaşacağınız muhteşem manzara şudur: Güneş, Üsküdar’daki Mihrimah Camii’nin minareleri arasında doğarken; dolunay, Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’nin kubbesi üstünden kaybolur. Akşam olunca da, birinden ay doğarken, diğerinden güneş batar...

Bu mabedlerin yapılış öyküsü ile ilgili bir başka rivayete göre ise, Kanunî’nin bu hayırsever kızı, yaptırdığı bu mabetlerde ilk okunan ezan ile son okunan ezanın kendi camilerinden yankılanmasını ister. Dönemin İstanbul’u nazara alındığında, birisi Üsküdar da, diğeri de Edirnekapı’da bulunan bu camileriyle arzusuna nail olmuş olur.

HAYIRLARA DOYAMADAN...
Mihrimah Sultan, sadece bu iki külliyesi ile öne çıksa da, ömrü hayır ve hasenat yapmakla geçmiştir. En çok dua alan hayırlarından biri de, 500.000 altın gibi muazzam bir para sarfederek Mekke’de hacıların su ihtiyacını karşılamak için Ayn-i Zübeyde su yollarını tamir ettirmesidir.

Evet Mihrimah Sultan, adındaki güneş ve ay gibi, yaşadığı müddetçe yaptığı hizmet ve hayırlarla her daim parlayan bir ışık kaynağı olmuştur. Kendisine bahşedilen muazzam serveti daima sevaba çevirme derdiyle yaşamış ve başta İstanbul olmak üzere Devlet-i Aliyye’nin dörtbir yanına çil çil altınlar gibi saçtığı hayratlarıyla tarihe malolmuştur. Bu iyilik meleği muhtereme kadın, yaptığı hayırlara doyamadan, Alman seyyah Stephan Gerlach’a göre 25 Ocak 1578 tarihinde yeğeni (erkek kardeşinin oğlu) Üçüncü Murat’ın saltanatı yıllarında Hakk’ın rahmetine kavuşur ve babası Kanunî’nin Süleymaniye Camii’ndeki türbesinde, onun yanıbaşına gömülür.

Ola ki yolunuz Sinan`ın bu görkemli mabedinden geçerse, zinhar bu mübarek kadını anmadan ve ruhuna bir Fatiha okumadan geçmeyin sakın...

Kaynak: Genç Dergisi - İbrahim Refik

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2018, 03:28

YORUM EKLE